bursa escort - mersin escort - Escort Bursa Bayan - Bursa Escort Bayan - Görükle Escort - Bayan Escort - mersin escort - escort bursa porno
Bugun...
Bizi izleyin:
    • BIST
      BIST
    • DOLAR
      Dolar
    • EURO
      Euro
    • ALTIN
      Altın


M. Adil Çetin


Facebookta Paylaş









ANADOLU’DA TANİN’DE HASSA BÖLÜM 2
Tarih: 06-07-2017 08:28:00 Güncelleme: 06-07-2017 08:28:00


Dünün Devamı

    Maarif... Halkımızın buna olan ihtiyacını duymasını bekleyecek olursak pek geç kalacağız. Tam bir cesaretle söylüyorum ki, o gün pek uzaktır. Memleketin geleceği her şeyde olduğu gibi bunda da hükümetten yardım, aydın fikirli ve ilerlemeyi sevenlerden imdat bekliyor. Bugün fedakârlık günüdür. Ne tohum atarsak yarın onu biçeceğiz.
Düşünürler, hamiyyetli Osmanlılar; pek karanlık görülen yarını düşünmeli, yalnız sözle değil, çalışmalarıyla, yaptıkları işlerle de pek ihmal edilmiş olan halkı ve onunla beraber geleceği kurtarmalıdırlar.
Taşra, özellikle hücra köşeler, köyler merkezin düşünce ve hareketlerine kayıtsızdır. Mebuslar Meclisi’nde yapılan önemli müzakereleri, hükümetin bu ve şu isteklerinin filân gazetedeki önemli bir makalenin, bütün bu hareketlerin dediğim yerlerdeki etkileri duyulmaz. Bunun için merkez etrafa yayılmalı, hamiyyet sahipleri taraf taraf memlekete dağılarak halka telkinlerde bulunmalıdır. Eğer hükümet de bu heyetlere maddî ve manevî yardımlarını esirgemezse bundan pek faydalı ve kıymetli sonuçlar meydana geleceğine tam bir imanla inanıyorum. Yoksa İstanbul’da filan yerde verilen konferansın vereceği fayda pek özel ve şüphelidir. İktidar ve hamiyyet sahipleri memleketin İstanbul’dan ibaret olmadığını düşünmelidir.
İşte Hassa’daki marif hiçtir. Kaymakam işi geleceğe bağlayarak “okul yapılacak, öğretmen getirilecek” diyor. Buna “İnşâallah”dan başka ne denir?
Hassa’da hükümet dairesi yeni yapılmış ve her işimiz gibi tamamlanmadan bırakılmıştır. Alt katı adliyeye, zabıtaya ayrılmış. Zabıta odası bir kahvehane örneğidir. Zabtiyeler pek garip şekilde ve kıyafettedir. Bunların ayaklarında don ve arkalarında güya ceket vardır. Çok defa halktan başlarındaki festen ayırt edilirler. Fakat halkın arasında her şeyi unutarak tam bir köylü olurlar. Zabıta memuru bir çavuştur ve şimdi savcılık memuriyeti de kendisinin dirayetine bırakılmıştır. Onbaşı yetmişlik bir ihtiyardır. Ve ismi gibi cismi de battaldır. Böyle kırık dökük âletler aracılığıyla görev yapmak ne kadar güç olmak gerekir.
Açık mahkeme odası, başka oturulacak bir yer olmadığından, nâibin devamlı yeridir. Bunun tavanı bezdir. Burada kendinizi bir çadırda bulunuyor sayabilirsiniz. Mahkemenin üyeleri tabii seçimle iş başına gelmişlerdir. Onların gerçek yüzlerini anlamak için sadece bir konuşma yeter. Öteye, beriye çabucak bir göz atmak, bazı şeyleri gösterir ki, bu mahkeme ile adalet arasında uçurum vardır, âdeta birbirine düşmanlıklarını ilan etmişlerdir.
Üyeler mutlaka bir tarafa, ağalara mensuptur. Bu bağlılık onlara bazı özel görevler yükler. Bunun için sırasında üye efendi adaleti, vicdanı değil, özel çıkarları bütün kuvvetiyle savunmaya mecburdur. Eğer böyle yapmazsa ayağına karpuz kabuğu koyarlar. Üyeler merkeze bir, iki saat uzaklıktaki köylerde otururlar, istedikleri vakit gelip giderler. Artık bu memuriyete kendilerini bu kadar düşkün yapan iki yüz kuruş aylık mıdır, başka çıkarlar mıdır bilemem. Hemen Allah yakın zamanlarda milleti bunların elinden kurtarsın.
Bunun bitişiğindeki, tavanın yarısı bez ve bir köşesine dairenin kömürü konulmuş oda kalem odasıdır. Möble iki tahta kerevet ve bir köhne masa ile içinde evrak-ı perişan bulunan biri büyük, diğeri küçük iki sandıktan ibarettir. Bir başkâtibin bunların, yukarıdan dökülen tozun arasında çalıştığı görülür. Başkâtip mahkemenin tek hazinesidir. Zabıtkâtibi, icra memuru, noteri, üyesi çok defa odur. Bazen mahkemede hâkimlik ile kâtipliği bir anda yapar, ikinci kâtip aylığını buradan aldığı halde liva merkezinde çalışıyor. Hikmetini anlayamadığım şeylerden birisi de budur. Hemen her kaza mahkemelerinin ikinci kâtipleri merkezde kullanılıyor. Kazada bütün işlemler başkâtibe kalıyor. Nezaret hiç uygun olmayan bu usulü engellese pek uygun bir harekette bulunmuş olur.

      Mahkemenin işlemleri hep adî defterler üzerine kaydedilmektedir. Bunlar bakkal defterine benziyorlar. Örneğine uygun, matbu defterler getirtilmesi mümkün değildir. Çünkü kırk kuruş kırtasiye yetmiyor. Mahkemeye kuruluşundan beri bir defa müfettiş uğramış. Fakat eğer bugün ciddi bir teftiş yapılsa diğer arkadaşları gibi bu makheme de neler, ne suiistimaller, ne yanlış işlemler görülür.

      Kalem odasında oturmakta iken başkâtip bir suç ilâmı düzenlemekle meşgul idi. Şöyle bir göz gezdirdim ve mahkeme masrafları arasında yirmi beş kuruş ilâm haracı hükmolunduğunu gördüm. Bunun yirmi kuruş olacağını pek iyi bildiğimden kâtibe hatırlattım. O ısrar etti ve sonunda harç tarifesine bakarak suça ait ilâmlardan yirmi kuruş harç alınması gerektiğini anladı ve yanlışlığı itiraf etti. Fakat işte bu kadar... İlâm yine o halde kaldı. Kim bilir bu yanlışlık şimdiye kadar kaç kere tekrarlanmış, böylece ne kadar lüzumsuz, fazla paralar tahsil olunmuştu.
Teftiş bizde idarenin ruhudur. Mülkiye, adliye ve maliye müfettişleri devamlı gezmeli ve taşralarda hükümet dairelerini denetim altında bulundurmalıdırlar. Böyle olmazsa işlemlerdeki karışıklıklardan güç kurtuluruz. Bazı memurlarımız ikinci huylarından, alışkanlıklarından geçemezler.
Memurlar, özellikle bunların birkaç yüz kuruş aylıklı küçük sınıftan olanlarının suiistimallerine engel olmak, onların aylıklarını yetecek bir dereceye yükseltmek ve kendilerini devamlı teftiş altında bulundurmakla mümkündür. Eğer bir memur işlemlerini yaparken bir müfettişin gelişini bekler ve onun teftişine uğrayacağını her an için duyarsa doğruluktan ayrılamaz. Fakat müfettişlerin de eski debdebeleri, tantanaları terketmeleri lâzımdır. Evvelce olduğu gibi müfettişin geleceği bir hafta evvel telgrafla ve diğer araçlarla haber verilirse hiçbir fayda meydana gelmez. Taşrada hükümet dairelerinin işlemlerini, memurların ruhsal durumlarını inceleyen bir adam teftişin, idarenin ıslahında ve düzeninde büyük bir kuvvet ve sebep olduğunu anlar.
Mahkemenin altında, binanın bodrum katında hapishane vardır. Ben gittiğimde kapısında oturmakta olan zabtiye bağıra bağıra mevlüd okumakla meşgul idi. Hapishanenin pencerelerinde cam yoktur, yakın zamana kadar zemini toprak iken tahta döşetilmiştir. Manzara kasvet vericidir.

Mahkûmlar ve tutuklularla görüşmeye zaman ve mekân izin vermedi. Fakat edindiğim tecrübeye dayanarak burada da birçok yolsuz, kanunsuz işlemlerin var olduğunu iddia edebilirim. Çünkü müstantık üyesi olan efendi ile yardımcısını ve istintak dairesini görmüştüm. Onların durumu ve hapishanenin manzarası incelenerek işlemlerin ne halde bulunacağı anlaşılabilir.
Diğer dairelerin durumunu ayrıntılarına kadar anlatmaktan uzak duracağım, yazdıklarımla karşılaştırılmasını rica edeceğim. Yalnız iki saat uzaklıkta bulunan Ekboz Köyü’nde bulunan ve merkezde bir şubesi olamayan Düyun-u Umumiyye Dairesi’nin halka zorluk çektirdiğini, kırk paralık bir pul almak için oraya kadar gitmek zorunluluğu olduğunu söyleyeceğim. Buna hükümet razı olamayacağı gibi genel idare de tabii izin vermez. Düyun-u Umumiyye memuru merkezde bir bayi bulundurmak da istemiyor.

Kazanın belediye doktoru yoktur. Bahçe’de oturmakta olan bir doktor Bahçe, İslahiye ve Hassa kazalarının doktorudur. Fakat bunun yüzü senede ancak bir, iki defa görülür, bazen pek önemli meselelerde doktor efendi gelir ve en fazla yirmi dört saatte geri döner. Halkın doktorlara gösterdikleri ilgiyi ve güveni bilmem, fakat adliye işlemleri bu bakımdan pek büyük zararlar görmekte, adalet mahvolmaktadır.
İstintak dairesinde iken tevkifhanede bulunan bir sanığın bacağındaki yaraları müstantik yardımcısının muayene ettiğini ve galiba bir de keşif varakası düzenlediğini gördüm. Hem memurluk, hem de doktorluk, gerçi iktisat noktasından hoş idi.

     Memurların deyişiyle ufak tefek önemsiz işler, haydi böyle geçsin, idarei maslahat edilsin. Fakat bazen doktorun muayenesine kesin olarak ihtiyaç oluyor. O vakit Bahçe’ye yazılır, cevap gelir. Yazışmalar ve danışmalar başlar. Bir hafta, on gün sonra da doktor efendi görülür.

      Bu süre içinde ise tıbbi tedbirlerle kurtarılması muhtemel bulunan yaralı ya ölür, yahut yarası daha tehlikeli bir durum alır, suçun da cinsi değişir. Her iki taraf doktor bulunmamasından giderilmesi mümkün olmayan zararlara uğramış olurlar.
Bu durumdan halk şikâyetçi olduğu gibi doktorlarla da görüşülerek onun da söyleyeceği sebepler incelenirse mazur olduğunu teslimde insanın mecbur kalacağına eminim. Halk haklı, doktor haklı... Acaba haksız kim?
Kaymakam, kazanın köylerinde frengi hastalığının varlığını da söylüyor. Zaten hükümete girilirken kapıya yapıştırılmış bir ilân ziyaretçileri dikkate davet ediyor, uyarıyor. Bu ilân, kazada bulaşıcı frengi hüküm sürdüğünden ve bu irsen geçebileceğinden ve meydana gelecek evlenmelerde taraflardan biri hasta ise nikâh kıymaya, evlenmeye kesinlikle izin verilmemesini, şehadetname filân verilmemesini, aksine hareket edenlerin ceza göreceğini tavsiye ve ihtar ediyor. Fakat bu su üstüne nakış işlemek cinsindendir. Kim dinleyecek, hükmüne ne şekilde uyulacak?
Vilâyetin gezici bir frengi doktoru da varmış. Acaba bu zat ne gibi işlerle meşguldür? Bu şeylere, ırkımızı söndürmekte olan bu felâketlere karşı ciddî tedbirler alınması zamanı daha gelmedi mi? Memleket içeriden ve dışarıdan düşmanlarla çevrilmiştir. Tehlikeyi gören akıl eden her fert elinden gelen fedakârlığı ve yardımı esirgerse, vatana ihanet etmekle suçludur, vatan hainidir. Kendi kendimizi aldatmayarak gerçeği görmeye çalışmalıyız. Halk ile, köylü ile temas ederek onların ruhlarına girmeliyiz, ta ki, memleketin gerçek ihtiyaçlarını anlayalım. Noksanlarımızı gidermek için en kestirme usulü keşfedelim. Yoksa diğer hükümetlerin kendi memleketleri için kabul ettikleri ve uyguladıkları usulü biz de aynen taklide kalkışırsak pek aksi sonuçlara ulaşırız. Bizim memleketin şimdiki toplumsal durumu, hastalıkları pek başkadır. Bunun giderilmesi ve tedavisi ancak hastalığın teşhisi, sağlam, etkili, sevimli tedbirler alınmasıyla mümkündür.

       Adana faciasında bu kaza da görevini yerine getirmiştir. Köylüler, özellikle Kürd Dağı’nda oturan köylüler bazı eşrafın teşvikleriyle toplanarak Dörtyol’un kuşatılmasına ve diğer olaylara katılmışlardır, kaza memuriyetine pek buhranlı saatler geçirtmişlerdir. Kaza içinde yirmi, yirmi beş ev ermeni bulunan Eğribucak Köyü’nü basarak hıristiyanlardan otuz kırk kişi öldürmüşlerdir ve evlerini yakmışlardır.
Köylüler o kadar inandırılmışlardır ki, adeta bir mübarek gazaya gider gibi birbirleriyle yarışıyorlarmış. Dönüşlerinde yağma edip getirdikleri eşyaya “ganimet malı” adını veriyorlarmış, ayaklanmalarına en büyük sebep ermenilerin her yerde islâmları kestiği ve islâmiyyetin mahvedildiği, şu kadar ermeninin filan taraftan hücum ile kendilerini de kesecekleri korkusu imiş. Liva merkezinin o vakitki aşırı telâşı, etraftan telgrafla yardım ve imdat istemesi de pek kötü etki yapmış. Âsiler memurları “hükümet vur emri verdiği halde siz saklıyorsunuz, bize bildirmiyorsunuz, o halde siz de hıristiyansınız” diye son derece sıkıştırmışlar.

      Hassa’daki hükümete sığınan doksan kişiyi almak ve işlerini bitirmek için birçok defa hücum etmişlerse de başarılı olamamışlar. Sözün kısası birbirini takip eden facialar hikâyesi ki, halkımızın ne kadar cahil, cehaletin insanlar için ne büyük belâ olduğunu ispat ediyor.
Bu kadar cahil olan halkı iyi kötü her yola sevk etmek mümkündür. Bunun için maarif nezareti bütün zorluğu göğüsleyerek okullar açmalı, ilk öğrenimi canlandırmalı ve memleketin geleceğini aydınlatmalıdır.” (s. 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 211, 212)

Yazar Ahmet Şerif son olarak Hassa’dan İslahiye’ye gidişini de şöyle anlatıyor.

“Islâhiye, 18 Şubat 1910
Hassa’dan 14 Şubat Pazartesi günü hareket ettim ve o gün İslâhiye’ye geldim. İki kaza merkezinin arası altı saattir. Yol tabii yoktur. Yalnız bir saat uzayan bir orman geçilince kim bilir hangi vakitte yapılmak istenilmiş ve fakat öylece terk edilmiş bir şose harabesi başlıyor ve bazen bütün bütün kaybolarak, enkazının kalıntılarını göstererek Islâhiye’ye kadar devam ediyor. Dediğim orman vadide, ovada bulunuyor. Köylüler ormanı istedikleri gibi tahrip ediyorlar. Orada görülen manzara üzüntü vericidir.” 
(s. 212, 213)





FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
FOTO GALERİ
  • Reyhanlı'ya roket düştü
    Reyhanlı'ya roket düştü
  • Kavunun bilinmeyen faydaları
    Kavunun bilinmeyen faydaları
  • CUMHURBAŞKANI HATAY'DA
    CUMHURBAŞKANI HATAY'DA
  • Kırıkhanspor 0 - Manisa BŞB.SK 2
     Kırıkhanspor 0 - Manisa BŞB.SK 2
  • Dünyanın en güçlü orduları
    Dünyanın en güçlü orduları
  • Süleyman Soylu Hatay'da
    Süleyman Soylu Hatay'da
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
  • SÜLEYMAN SOYLU KIRIKHAN HALKINA SESLENDİ
    SÜLEYMAN SOYLU KIRIKHAN HALKINA SESLENDİ
  • Kırıkhan Mesire alanı heba edilmemeli ve birilerine peşkeş çekilmemelidir.
    Kırıkhan Mesire alanı heba edilmemeli ve birilerine peşkeş çekilmemelidir.
  • Ahrazoğlu, Hatay’ın sorunlarını Meclis’e taşıdı
    Ahrazoğlu, Hatay’ın sorunlarını Meclis’e taşıdı
  • Hatay Tanıtım Filmi Türkçe
    Hatay Tanıtım Filmi Türkçe
  • Serhad Raşa - Mapusun İçinde Üç Ağaç İncir
    Serhad Raşa - Mapusun İçinde Üç Ağaç İncir
  • Hatay Devleti Belgeseli
    Hatay Devleti Belgeseli
VİDEO GALERİ
YUKARI