Bugun...
Bizi izleyin:
    • BIST
      BIST
    • DOLAR
      Dolar
    • EURO
      Euro
    • ALTIN
      Altın


M. Adil Çetin


Facebookta Paylaş









ANADOLU’DA TANİN’DE HASSA
Tarih: 05-07-2017 08:45:00 Güncelleme: 05-07-2017 08:45:00


“Yazılı Kaynaklarda Hassa” araştırmam için gazeteci Ahmet Şerif’in yazdığı “Anadolu’da Tanin” adlı kitabı Hatay Cemil Meriç İl Halk Kütüphanesi’nde aradım ancak bulamadım.Hatay Cemil Meriç İl Halk Kütüphanesi Müdürü Sevgili Celal Baz kitabı benim için sistemden arayarak Dörtyol İlçe Halk Kütüphanesi’nde buldu ve getirtti. Kitap, 28.06.2017 tarihinde elime geçti. Ahmet Şerif’in yazdığı bu “Anadolu’da Tanin”adlı 344 sayfalık kitapÇetin Börekçi tarafından baskıya hazırlanarak İstanbul’da Kavram Yayınları tarafından 1977 yılında yeniden yayınlanmıştır. Kitabın ilk baskısı 1910 yılında, yine “Anadolu’da Tanin” adı ile yayınlanmış ancak Adana ilinden sonraki kısmını anlatan onbir kadar mektubu kitaba alınmamıştır. Bu yeni baskıda bu mektuplar da kitaba dahil edilmiştir.
Kitabın başında kitap hakkında şunlar yazıyor:
“Bu kitabı hazırlayan Çetin Börekçi 1939 yılında İzmir’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini İzmir’de yaptı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünü ve İstanbul Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdi. (1963). Bir süre Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Sonçağ Tarihi kürsüsünde asistan olarak çalıştı. Şimdi tarih öğretmenliği yapmaktadır.
İkinci Meşrutiyet’in ilânını izleyen günlerde Tanin gazetesinden Ahmet Şerif bir Anadolu gezisine çıkıyor. Ahmet Şerif bir gazeteci girginliği ve gözlemciliğiyle olguları ve durumları kaleme alıyor. Osmanlı İmparatorluğunun son dönemindeki devlet düzenini, devlet ve halk ilişkilerini ve halkın gündelik yaşayışını canlı ve gerçekçi bir dille anlatması bakımından “Anadolu’da Tanin”in önemli bir belge olduğunu sanıyoruz. İmparatorluğun kurtuluşu için ileri sürdüğü temel düşünce “maarif üstünde” yoğunlaşmaktadır.
“Anadolu’da Tanin” eski yazıdan yeni yazıya aktarılırken elden geldiğince Ahmet Şerif’in diline ve anlatımına sadık kalınmıştır.”

Kitabı baskıya hazırlayan Çetin Börekçi Önsöz’de şunları yazıyor:
“1908 tarihi Osmanlı Devleti’nin ve türk toplumunun hayatında önemli bir dönüm noktasıdır. 1876 yılında Midhat Paşa ve birkaç arkadaşının gayretleri ile ilan edilen Birinci Meşrutiyet, uzun ömürlü olmamış, kısa bir süre sonra meşrutiyet meclisi Abdülhamit II tarafından kapatılmış, Midhat Paşa önce Osmanlı toprakları dışına sürülmüş, daha sonra ise Taif Kalesi’nde öldürülmüştü. Osmanlı Devleti tarihinde otuz üç yıl devam edecek olan Abdülhamit devri başlamıştı.
Abdülhamit II bütün baskı metodlarına rağmen, türk aydın sınıfını kendi yanına çekmeyi başaramadı. Türk aydınları, üstün bir teşkilatlanma ve fedakârlık örneği göstermişler, İttihat ve Terakki Cemiyeti etrafında birleşerek, Abdülhamit II ve idaresi ile amansız bir mücadeleye girişmişlerdi. Aydınların bu mücadelesi 1908’de meyvesini vermiş, Abdülhamit II meşrutiyet idaresini geri getirmek zorunda kalmış, tarihimizde, hürriyetin ilanı deyimiyle geçen, meşrutiyetin ikinci defa ilanı olayı meydana gelmişti. Dağıtılmış olan meclisler tekrar toplantıya çağrılmışlardı. Bu olaylardan kısa bir süre sonra İstanbul’da 31 Mart Olayı olarak bilinen ünlü olay meydana gelmiş, bu olayın sonunda Abdülhamit II tahtdan indirilmiş, İttihat ve Terakki Cemiyeti imparatorluğun tek hâkim siyasi kuruluşu olarak türk siyasi tarihindeki yerini almıştı.
İşte bu sırada Tanin Gazetesi yazarlarından Ahmet Şerif Anadolu gezisine çıkmıştı. Ahmet Şerif’in gezi notları mektuplar halinde ve “Anadolu’da Tanin” adı altında Tanin Gazetesi’nde yayınlanmaya başlamıştır. Ahmet Şerif’in ilk mektubu 11 Temmuz 1909’da yayınlanmıştır, bu 6 Haziran 1909 tarihinde Bursa’dan yazdığı mektuptur. Ahmet Şerif’in bu mektupları üçer, beşer gün aralarla yayınlanmış, tümünün yayını bir yıl kadar devam etmiştir. Ahmet Şerif’in son mektubu 7 Mayıs 1910 tarihli olup, Ulukışla yakınlarında, o zaman bir kaza merkezi, bugün ise bir köy olan Maden’den yazılmıştır ve 28 Mayıs 1910 tarihli Tanin Gazetesi’nde yayınlanmıştır.
Ahmet Şerif’in bu Anadolu gezisi üç safhada yapılmıştır. Birinci kısım bugünkü Bursa, Balıkesir, Kütahya, Konya ve Isparta illerini içine almaktadır. İkinci gezi Eskişehir ve Ankara illerine yapılmıştır. Gezinin son ve en uzun süren kısmı ise Mersin ve Adana illeri içinde olmuştur.”

Kitapta Tanin Gazetesi’nin Önsözü başlığı altında ise şu yazıyor:
“İstanbul’da hepimiz bir siyaset illetine uğradık. İşimiz gücümüz, konumuz, konuşmamız hep siyasetle ilgili. Halbuki biz birtakım iktisadi, mali, toplumsal ve tarımımızı ilgilendiren sorunlar karşısında bulunuyoruz. Taşralar ne durumdadır? Köylüler ne yapıyor? Ne istiyor? Memleket neye muhtaçtır? İşte birtakım sorular ki, bunlara cevap verebilmek için taşralara, ta köylere varıncaya kadar gidip her şeyi gözle görmek, köylüyü dinlemek, incelemek gerekir.
Bu incelemeleri yapmak üzere Anadolu’ya yazarlarımızdan birini gönderdik. Bütün Anadolu’yu dolaşacak, gördüklerini mektuplarla bildirecektir. Anadolu’da Tanin işte bu incelemenin sonucudur.”

Kitabın 11 sayfası ki; 202, 203, 204, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 211, 212’inci sayfaları Hassa ile ilgilidir.
Tanin gazetesinin yazarlarından gazeteci Ahmet Şerif 8 Şubat 1910tarihinde Salı günü İskenderun’dan Hassa’ya hareket etmiş ve 14 Şubat 1910 tarihinde Pazartesi günü de Hassa’dan İslâhiye’ye hareket etmiştir.
Hassa ile ilgili olan gezi notları 12 Şubat 1910 tarihinde Tanin gazetesinde “Anadolu’da Tanin” adı altında yayınlanmıştır.

Hassa hakkında yazılan bölümü aşağıya alıyorum.

“Hassa, 12 Şubat 1910
İskenderun’dan 8 Şubat Salı günü Hassa’ya hareket ettim. O gün Halep şosesini takip ile akşamı Beylan kazasının Kırıkhan köyünde geçirdik.
       Bugün gösterdiği manzara pek hazin idi. Adana faciasının vahşetleri buraya bulaşmış ve ermeniler katledilerek oturdukları evleri de yıkılmıştı. Şimdi köyün ortasında yirmi, yirmi beş evin enkazından, dört duvarından başka bir şey görülmüyor.
Bu taraflarda hayvan hırsızlığı pek yaygın olduğundan ahırlardaki, hanlardaki hayvanları geceleri beklemek mecburiyeti var. Köylüler, yolcular sabaha kadar nöbet bekliyorlar, böyle yapmazlarsa hırsızların ahırlara kadar girerek ve her türlü tehdidi yaparak hayvanları alıp götürmeleri kesin olduğunu söylüyorlar. Köylülerin bu ihtiyatı bana da uykusuz bir gece geçirtti.
Sabahleyin köyden çıktık ve Halep yolunu bırakarak Hassa yolunu tuttuk. Zaten patika olan yollardan geçişi bütün bütün güçleştiren çamur da eskisi gibi yine başladı. Altımdaki hayvan bazen karnına kadar çamura batıyor, beni sıçrayan zifoslarla çamura buluyordu. Altımız çamur olduğu gibi, üstümüzden yağan yağmur kesilmediğinden bugün pek zahmet çektim.
Yolda rastladığımız köylülerin, yolcuların ellerinde çifte, bellerinde hançer ve kama taşıdıkları, herkesin kendine göre silâhlı olduğu dikkati çekiyordu. Bu ötedenberi bu bölgede âdet ise de şimdiki fazla ihtiyat, güvensizliğin artmasından, olayların çoğalmasından ileri geliyor. Gerçekten daha pek yakında Halep civarında İskenderun’a gitmekte olan posta vurulmuş idi. Bunun için bu vahşi, ıssız yerlerde insana bir çekinme duygusu geliyor, hele birden bire görünen silâhlı adamların manzarası bunu artırıyordu.
     Yürüye yürüye akşamı ettik. Bize dokuz saat olduğunu söyledikleri Hassa’dan hâlâ eser yoktu. Karanlık basınca etrafımızdaki dağlardan vahşi hayvanların, çakalların sesleri işitilmeye başladı. Yerin vahşiliğine, işitilen ve söylenen olaylara bu da eklenince doğrusu çekinme duygusu korkuya dönüştü.
Hassa’ya gece girdik. Burada han, barınacak bir yer olup olmadığına dair sorulan ilk sorunun cevabı benim için pek acı idi. Çünkü Hassa’da böyle şeyler olmadığını söylüyorlardı. Hiç olmazsa biraz ısınmak ve dinlenmek, mümkün ise geceyi geçirmek üzere aradığım kahvehaneyi göstermek iyilikseverliğini esirgemediler. Bu kahvehaneler oturulacak bir yer değildi. Bununla birlikte müşterisi epeyceydi ve kâğıt oynamakla meşgul bulunuyorlardı. Bu adamların arasına karışarak gösterdikleri bir yere oturdum ve biraz dinlendim.
      Hassa, bu kaza merkezi bir kasaba değil, ancak küçük ve fakir bir köydür. Düzenli ve üzeri kiremitli hükümet dairesi ile bir ev görülebilir. Çalı çırpıdan, sazdan yapılıp ve seksen, yüz kadar tahmini edilen diğer evler merkez kazayı meydana getirir. Çarşı adına üç beş dükkân vardır. Evlerin içi bizim görüşümüze göre pek sefilane ve fakiranedir. Ev odalara bölünmemiştir. Bir tarafında hayvan bağlanır, diğer köşesinde de aile halkı oturur, yatar kalkar. Ocakta ateş yakmak âdet olmadığından evin ortasında yakılan ateş sıcaklık verir. Duman çıkmak için baca, bir delik olmadığından evin içi duman içinde kalır.
Erkekler, kadınlar ve çocuklar yalınayak gezerler. Kadınlarda örtünmeye uymak yoktur. Hemen her şeyi kadınlar görürler, ihtiyaçların büyük bir kısmını onlar sağlarlar. Çok defa yemeklerini topladıkları bir cins otu -eğer varsa- bir miktar darı unu ile karıştırıp pişirdikleri çorba meydana getirir. Fakat darı ununun da bulunmadığı evler de pek çoktur. Bazı köylüler tarafından birkaç defa elli, altmış imza ile kaymakamlığa verilen dilekçelerde aç kaldıklarından, yiyecek bir şeyleri olmadığından söz edilerek yardım istenilmiştir.
Bununla birlikte yoksulluk arazinin uygun olmamasından, yahut diğer sebeplerden değil tembellikten doğmaktadır. Hassa halkı tembeldir. Pek az çalışıyorlar ve bunun için sıkıntı çekiyorlar. Erkekler çok defa günlerini dükkân önlerinde, kahvede, ötede, beride birikerek laklakıyatla geçiriyorlar. Araziden faydalanmayı eve gereken zahireyi sağlamayı düşünmüyorlar. Zaten evi idare eden, çekip çeviren erkek değil kadındır.
Kaza otur beş kadar köyden meydana gelmiştir. Köylülerin de ayni halde bulundukları söyleniyor. Kazayı en çok rahatsız eden şey hayvan hırsızlığıdır. Merkezde bile arasıra hayvan hırsızlığı meydana geldiğine göre köylerin durumu anlaşılabilir.
Arazi verimlidir. Fakat halk hiç bir bakımdan bundan faydalanamıyor. Söylediğim gibi onların tembelliği en iyi bir şekilde çiftçilik yapmalarına engel oluyor. Arazinin itibarî değeri ise hiçtir. Meselâ tapu idaresi kayıtlarına başvurulursa on dönüm tarlanın kırk kuruş, otuz dönümünün altmış kuruş, on iki dönümünün yirmi kuruş değerle kayıtlı olduğu görülür.

      Bundan hem hükümet, hem de arazi sahipleri son derece zarar görmektedirler. Bu mesele halledilmez, düzenli bir duruma getirilmezse halk tasarrufundan emin olamaz. Rençber belini doğrultamaz. Taşralarda hükümet dairelerinin, idare meclisi ve genel mahkemelerin uğraştıkları işler incelenirse yarısından çoğunun arazi, hudud anlaşmazlıklarına ait olduğu anlaşılır. Bu işler günlerce hükümet dairelerini uğraştırır.
İlgililer birçok defalar gider gelir, fakat sonuç çok defa pamuk ipliğine bağlanır. Bunun için arazinin yeniden yazılması, işlemlerin yeniden düzenlenmesi, -hiç olmazsa şimdilik mümkün olabildiği kadar pek gereklidir.
Hassa’da maarif hakkında söz söylemeye gerek yok. Verilen bilgiler bunu izaha yeterlidir. Halk cahil, bütün anlamıyla cahildir. Ve maarifin gerekliliğini anlamak, okullara ilgi göstermek için bir belirti yoktur.

    Bu adamlar yanlarında maarife, okullara ait geçen konuşmaları canları sıkılarak, istemeyerek dinlerler. Güya bu onlara hiç lâzım değildir. O kadar ilgisiz bulunurlar ki, bu cahilce inat ve taassuba, bu muhafazakârlığa karşı insan ne diyeceğini şaşırır.
      Hassa’da rüşdiyye mektebi yoktur. Güya ibtidai mektebi olarak kabul olunan yer hayvan ahırına benzer bir yerdir. Bunun altı toprak olup genişliği iki, uzunluğu sekiz, on arşındır. Taş duvarları bina ile beraber sağa meyletmiştir. Hava ve ışığın girmesi için bir pencere yoktur. Çocuklar toprak üzerinde otururlar, hocanın muhteşem teşvik ve terbiye edici sopası onları sıra ile yoklar ve okşar. Bu binanın kapısından adım atınca elimde olmayarak “eyvah, pek yazık!” dedim. Çünkü şimdiye kadar böyle bir okul görmemiştim. Erkek ve kız çocuklar karışık olup sayıları sekseni bulur. Zavallı masumlar üçer, beşer oraya buraya sinmişler, bazıları ocağın kenarına dizilmiş, buraya ne için gönderildiklerini kendileri de anlamayarak sanki okuyorlar. Birisinin ayağında nalın bulunan iki hoca bunları idare ediyorlar. Hocalara ve çocuklara baktım, bu malzeme ile inşa edilecek geleceğin binasını tam bir üzüntü ile düşündüm. Anadolu’da bir okulu ziyaret etmek elem çiçekleri toplamak demektir. Bu okuldan da üzüntü payımı alarak çıktım.
    Devamı Yarın





FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
FOTO GALERİ
  • Cumhurbaşkanı Erdoğan Hatay'da
    Cumhurbaşkanı Erdoğan Hatay'da
  • Reyhanlı'ya roket düştü
    Reyhanlı'ya roket düştü
  • Kavunun bilinmeyen faydaları
    Kavunun bilinmeyen faydaları
  • CUMHURBAŞKANI HATAY'DA
    CUMHURBAŞKANI HATAY'DA
  • Kırıkhanspor 0 - Manisa BŞB.SK 2
     Kırıkhanspor 0 - Manisa BŞB.SK 2
  • Dünyanın en güçlü orduları
    Dünyanın en güçlü orduları
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
  • SÜLEYMAN SOYLU KIRIKHAN HALKINA SESLENDİ
    SÜLEYMAN SOYLU KIRIKHAN HALKINA SESLENDİ
  • Kırıkhan Mesire alanı heba edilmemeli ve birilerine peşkeş çekilmemelidir.
    Kırıkhan Mesire alanı heba edilmemeli ve birilerine peşkeş çekilmemelidir.
  • Ahrazoğlu, Hatay’ın sorunlarını Meclis’e taşıdı
    Ahrazoğlu, Hatay’ın sorunlarını Meclis’e taşıdı
  • Hatay Tanıtım Filmi Türkçe
    Hatay Tanıtım Filmi Türkçe
  • Serhad Raşa - Mapusun İçinde Üç Ağaç İncir
    Serhad Raşa - Mapusun İçinde Üç Ağaç İncir
  • Hatay Devleti Belgeseli
    Hatay Devleti Belgeseli
VİDEO GALERİ
YUKARI