BİR KİTAP: KENDİME YOLCULUK
BIST 100
13.280,23 -1,70%
DOLAR
48,7850 0,11%
EURO
56,0703 0,05%
GRAM ALTIN
6.863,84 0,91%
BITCOIN
78.101,00 2,09%
FAİZ
40,33 -0,69%
GÜMÜŞ GRAM
105,12 2,86%
GBP/TRY
65,2782 0,06%
EUR/USD
1,1485 0,08%
BRENT PETROL
99,73 -0,87%
ÇEYREK ALTIN
11.224,14 0,92%
Hatay Kapalı
Hatay hava durumu
26 °

BİR KİTAP: KENDİME YOLCULUK

adil-cetin

Yazar Sebahat Aslanyürek’in ilk kitabı “Kendime Yolculuk” bir anı kitabıdır. Kitabın Haziran 2022’deki birinci baskısının tanıtımını Antakya’da gazeteciler cemiyetinde arkadaşlarla birlikte yapmıştık. O gün hediye ettiği kitabı 6 Şubat 2023 depreminde kaybetmiştim. Daha sonra kendisinden tekrar istediğimde Ağustos 2022’deki ikinci baskısını bana imzalayarak Eskişehir’e gönderdi. Teşekkür ederim. Kitap Ankara’da Luna Yayınları’ndan çıkmış olup 217 sayfadır.
Sebahat Aslanyürek yazı hayatına, Ortak Kitap Yayın Kurulu olarak Ekim 2019’da hazırlamış olduğumuz 37 kişinin yazdığı hikâye, anı, deneme tarzındaki yazılardan oluşan “Yürekler Dile Geldi” adlı ortak kitapta yer alan bir yazısıyla başlamıştır. Kitaba yazdığım Önsöz’de “Ürünlerimizi kitaplaştırmak önemlidir. Gelecekte var olmak istiyorsak kitap yazmalıyız.” diye yazmıştım.
Yine “Yürekler Dile Geldi” adlı ortak kitabın tanıtım ve imza toplantısında yapmış olduğum konuşmada da şöyle demiştim:
“Her yazar bir değerdir. Bu değerlere sahip çıkmak da toplumun görevidir. Toplum sahip çıktıkça bu değerlerin büyüyeceğine ve içlerinden markaların çıkacağına inanıyorum.” Sebahat Aslanyürek’in yazdığı “Kendime Yolculuk” adlı kitapla bu yolculuğun bir örneğini görüyoruz. Kutluyorum sizi Sebahat Hanım. Yolun açık olsun. Başarın, çektiğin acılara, yaşadığın sıkıntılara merhem olsun.
Yazar, tamamen kendi başından geçenleri anlatıyor kitapta. Okumayı çok sevmesine rağmen yokluk ve çocuk yaşta omuzlarına yüklenen sorumluluklar yüzünden ilkokuldan mezun olduktan sonrasını okuyamayan bir kadının hayatında yaşadığı sıkıntıları, olumsuzlukları, zorlukları, tehlikeleri anlattığı bu kitapta akıcı bir üslubun olduğunu ve başarılı bulduğumu söyleyebilirim.
Kitabı okurken altını çizdiğim bazı satırları paylaşmak istiyorum.
*
Yazar, Önsöz’de kitapla ilgili olarak şunu diyor:
“Derdini paylaşmak isteyen yakınlarımı sabırla dinlediğim çok olmuştur.
Yaşamım boyunca hep birilerini dinlediğim için fark ettim ki içimde çok şey biriktirmişim.
Ben de bu birikmiş ve iz bırakmış olan hatıralarımı birer birer önüme serip onlara dokunmak ve geçmişime merhamet duyup ruhumu iyileştirmek istedim. Yaşadıklarımdan ve gördüklerimden aldığım dersler eminim ki ömrümün kalan kısmında ışık olup önümü aydınlatacaktır. Koca bir ömür ve bunca yaşanmışlıktan sonra elbette benim de hayatıma söyleyecek bir şeylerim olacaktı.
Okumanın ve öğrenmenin sihirli gücüne inanan bir kadın olarak başarının ve aydınlanmanın önce kendini aşmaktan geçtiğini gördüm.”
Giriş yazısında ise “Yaşamak, hareket etmektir. Hareketsiz olmak sadece ölülere mahsustur.”
“Uyuyarak geçirilen her an, hayatımızdan kayıp bir zamandır.” alıntılarına yer vererek “15 Haziran 2008. Hayatımın dönüm noktası olarak mazimden silmek istediğim bir kara sayfa mı yoksa istikbalime yön verirken mutlaka hatırlamam gereken bir tarih mi? Bu konuda hep ikilemde oluyorum.” diyor.
*
Anne Evindeyim
“Yaşamımda beklentilerimin çıtasını hep düşük tuttuğum için küçük şeylerle mutlu olmayı öğrenmiştim. Bu yüzden küçük mutlulukların değerini iyi biliyordum. Mutluluk bir hedef değildi benim için, huzurlu ve sorunsuz geçireceğim bir andı sadece.
Elindekilerle yetinmeyip, oldukları ve olmak istedikleri “yüksek” mevkiler arasındaki uçurumdan dolayı büyük sıkıntılar ve zorluklarla hayatını mutsuz yaşayan birçok insan gördüm. Böylesi insanlar, doyumsuz ve hırslarının kölesi olduklarından ne kendileri mutlu olur ne de etraflarındaki insanların mutlu olmalarına izin verirler.” (Sebahat Aslanyürek, Kendime Yolculuk, Luna Yayınları, 2. Basım: Ağustos 2022, Ankara, s. 22, 23)
*
Çocukluğum/Tanıklıklarım
“Ailem mevsimlik işçiydi. Çocukluğum, yazları sımsıcak havasıyla insanın içini dışını kavuran Çukurova’nın pamuk tarlalarında, kışları ise Mersin’in mis gibi kokan ve lezzetine doyamadığım portakal bahçelerinde geçti. Bahar aylarında, yeni filizlenen pamuk tohumlarının etrafındaki zararlı otları temizlemek ve daha hızlı gelişmesini sağlamak için ortalama iki aylık çapa işine giderdik. Burada içinde barınacağımız çadır kent, belirlenen düz bir tarlada el birliği ile yardımlaşarak kurulurdu. Kurulan çadırların içerisine, iki ay boyunca lazım olacak eşyalar yerleştirilirdi.
Evimizin şehre bakan cephesinin penceresinden görünen Habibi Neccar Dağı ve eteklerindeki çamlıkların arasından gülümseyen Dağ Mahallesi. Yerleşim bölgeleri arasında en hızlı büyüyen mahalleydi orası. Antakya’nın dağa doğru yükselen taşlı ve dar sokaklarından gidiliyordu o mahalleye.
Köprüden hemen sonra çarşı girişindeki Ulu Cami, biraz daha gittiğimizde ise üzerinde haç işareti olan bir kilise mevcuttu. Kesme taştan yapılmış binalar ve dar sokaklardan oluşan kadim bir şehirdi burası. Sırtlarında taşıdıkları bakır ibriklerle meyan kökü şerbeti satanların çarşıya renk katan gür sesleri Ramazan ayının vazgeçilmeziydi. Şam tatlısı satıcılarının ve çarşıdaki tüm esnafların sesleri birbirine karışırdı. Ezan sesinin çan sesine karıştığı gibi tıpkı... Özünde birbirine karışan sevgiydi, saygıydı, barıştı. Kelimenin veciz anlamıyla rengârenk bir çiçek bahçesidir benim memleketim.
Bizim mahalledeki ameleler de en çok parayı hangi pamuk ağası veriyorsa onun teklifini kabul ederlerdi. Ağa ile ırgat arasında aracılık yapan bir elçi oluyordu. Bu görevi üstlenen hep Cemil amca olurdu, ona “çavuş” denirdi.
Ne güzeldir çocuk olmak. Yalansız, riyasız, masumiyetin verdiği içtenlik ve sevgiyle her şeyden keyif alarak yaşamak, ne güzel...” (s. 25, 31, 32, 42)
*
Evlilik Dediğimiz
“İnsan, tanıdıkça seviyor ve sevdikçe mutlu oluyordu. Önceki kuşaklar evliliğin kutsal bağını yakalamış, mutlu olmanın sırrını çözmüşler gibi geldi bana. O kuşakların evlilikleri uzun yıllar sürüyor ve ancak ölümle ayrılıyorlardı. Biraz kadından, biraz da erkekten gelen hoşgörü ve özveri olduğunda yürümeyecek hiçbir evlilik yoktur.
“Eğer birileriyle zorunlu olarak birlikteysen onları sevmeye çalış. Aksi hâlde bir hapiste yaşamaktan farksız olursun” demişti annem.
Bizim bu yöredeki evliliklerin uzun sürmesi bir yanıyla fedakâr ve cefakâr kadınlarımızın her şeye katlanmasıyla alakalıdır.
Bir kadın olarak ben sadece sevgiyle ve ilgiyle beslenmek isterim. Milyarlar, son model arabalar, katlar, yatlar değildir beni mutlu eden. Bunlarla mevsimlik mutluluklar yaşayan kadınlar muhakkak ki vardır. Lakin bana göre maddiyatla belirlenen her şey sahtedir ve sarsılmaya mahkûmdur.
Çocuklar büyüyordu. Babalarına ihtiyaçları olduğu bir dönemden geçiyorlardı. Bir erkek çocuğu için hayatı tanımak adına babadan daha iyi bir kılavuz olabilir mi?
Ah benim canımın içi. Babamdan sonra güvendiğim tek adam. Varlığının gölgesi bile yetiyorken senden istediklerim zor şeyler değildi ki! Biraz sen biraz da ben... Sonra ikimizden kocaman bir BİZ olacaktık. Bundan sonrası kolay olacaktı be yakışıklı patron... Biraz irade, biraz sabırla düzelecekti her şey. Öyle çekip gitmek yoktu verdiğin sözlerde. Gidişinle kaç ölüm yaşattın bana bilmiyorsun. Kalbin bedeninle beraber gitti mi bilemiyorum ama geride bıraktığın yangının sonu kül...” (s. 149, 150, 154, 165, 168, 173)
*
Çocuklarım ve Ben
“Sevdiğim adamı anlamak adına şişede kalan son damla rakı olmayı denedim bir ara. Belki duyar diye içten içe susmayı da en somurtkan hâllerinde bile karşılıksız bir gülüş olmayı da öğrendim. Ben onun varlığını bir armağan gibi gördüğüm zamanlarda bile çekip gitmelerinden sonraki geri gelmelerini de ezberlemiştim. Şimdilerde ise hayatıma onsuz devam etmenin ve sorumluluklarımı yerine getirmenin yollarını da öğrenmem gerekiyor.
Sevincinizi, üzüntünüzü göremeyen ve bunu sizinle paylaşmayan kişi, sizi hayatına almamış demektir.” (s. 178, 193)
*
Son Söz
Yüzleşme
“Bakmayın daima güldüğüme. İtiraf ediyorum. Gülüşüm, ruhumdaki derin yaraları gizleyen sağlam bir maskedir. Yıllardır takarım bu maskeyi. Önce kendimi sonra da herkesi inandırdım güler yüzümün sahici olduğuna.
Yaşam yolculuğunda ilerlerken bir insanın başına gelebilecek en fenası nedir? Henüz küçücük bir çocukken başkalarına verilmek mi? Yoksunluk, yoksulluk mu? Yetim kalmak mı? En sevdiklerini kaybetmek mi? Dört çocukla yalnız kalmak mı? Sefalet mi? İflas mı? Defalarca kez ölümden dönmek mi? Bedeninin parçalanması mı? Kolunu kaybetmek mi? Yetişkin bir sıkıntı olmak mı? En can yakıcı olan hangisi?
Hepsini yaşadım ben. Hepsini...
Aşkı da tattım, ayrılığı da. Güldüm, ağladım, coştum, sevindim, kahroldum, hüzünlere boğuldum. Her türlü duyguyu ağırladı yüreğim.
Çok yenildim. Çok yanıldım. Pes etmedim yine de. Hep yoldaydım. Çıktığım her yolculuk kendimle bir yüzleşmeydi aynı zamanda. Her istasyonda yeniden tanıştım kendimle. Her tanışmamda biraz daha fazla sevdim kendimi.
Şimdilerde ne mi yapıyorum? Takvimler 14 Şubat 2009’u gösterirken kendimin elinden tutup yeni bir serüvene hazırlanıyorum.” (s. 217)

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?