
CEMİL MERİÇ’İN DOĞDUĞU EV
“Haydarpaşa Garı’ndan Niyazi Bey’in eniştesi Dr. Talât Çamlı tarafından uğurlanan aile, Konya ve Adana’dan sonra Toprakkale istasyonunda inip katır sırtında dereler tepeler aşarak sonunda Halep Sancağı Harim ilçesine bağlı Kefertharim kasabasına varır. Ekseriyetin Arapça konuştuğu bu taşra kasabasında Niyazi Bey iki katlı, ortasında çıkrıklı kuyusu olan taş avlulu bir ev kiralar. Önce mahkeme azasıdır, sonra mahkeme reisi olur.
Harim’de sevilen ve sayılan bir Osmanlı bürokratıdır Niyazi Bey. Birkaç yıl böylece gelir geçer. Günün birinde Mahmut Niyazi Bey’e hakkında açılmış bir davada kendi lehine karar vermesi için eşraftan bir zat, külliyatlı miktarda rüşvet teklif eder. Rüşvet mi? Mahmut Niyazi Bey böyle bir teklifi şiddetle reddeder. Fakat, bu haddini bilmezlik onun haysiyetini fevkalâde rencide eder. Birkaç gün düşündükten sonra kararını verir: “Demek, benim çehremde rüşvet kabul edecek bir insan mânâsı varmış. Ben bu çehreyle, adaletin dağıtıldığı bir mesleği daha fazla icrâ etmemeliyim” der ve sırf bu sebepten istifa dilekçesini verir. Yaklaşmakta olan emeklilik maaşını da devlete bırakır ve yıllardır icrâ ettiği hâkimlik görevinden ayrılır.
Niyeti Antakya’ya geçmek ve Ziraat Bankası’na müdür olmaktır. Müracaatını yapar ve hemen evdeki eşyaları toplatır. Yolda, Reyhaniye’ye uğrayıp yakın dostu olan Belediye Reisi Osman Ağa’yla görüşmek ister.
Osman Ağa, Bahadırlı aşiretinin reisidir. Harim’deki görevi sırasında Mahmut Niyazi Bey’le hem iki bürokrat, hem de iki gönül ehli insan olarak sık sık görüşmüşlerdir. Osman Ağa, hamileliğinin son demlerine yaklaşmış olan Zeynep Hanım’ın taşınma ve yerleşme telâşıyla yorulmaması için, münasip bir dille Mahmut Niyazi Bey’e, dilekçesi kabul olunana kadar kendi evlerinden misafir olarak kalmaların teklif eder. Pembe-bej Halep taşıyla inşa edilmiş olan Osman Ağa’nın evi iki katlı bir konaktır. Geniş bahçesinde asırlık selviler ve nar ağaçlarıyla belki de kasabanın en güzel evidir. Sulu kar altında yapılacak uzunca bir seyahatin zorluklarına Osman Ağa’nın hanımı da dikkati çekince, Niyazi Bey bu ısrarlı daveti kabul eder. Niyazi Bey, Antakya Ziraat Bankası Müdürlüğü’ne tayin haberini Reyhaniye’de beklerken, 12 Aralık 1916 günü, konağın alt katındaki selamlık kısmında bir erkek çocuk dünyaya gelir. Yıllar önce, bir evlâdını, Ahmed’ini, Edirne’de toprağa vermiş olan aileyi bu doğum sevince gark eder. Peki, bebeğin adı ne olacaktır?
Niyazi Bey, Osmanlı ordusunun o yıl, 29 Nisan 1916’da Dicle kenarındaki Kûtül’amâre’de İngilizlere karşı kazandığı zaferin hâtırasına hürmeten oğluna “Muzaffer” adını vermeyi düşünmektedir. Osman Bey ise iki aile arasındaki derin muhabbetin bir hâtırası olarak, kendi oğlunun adının, yeni doğan bebeğe verilmesini rica eder: Hüseyin Cemil.
Dostunu kıramayan Mahmut Niyazi Bey “Peki” der ve konağın üst kattaki aydınlık salonunda, dudaklarında önce mağrur sonra masum bir tebessümle salâvat çeker, Fatiha’sını okur ve murassa bir Kur’ân-ı Kerim’in iç kapağına kelimeleri bir kuyumcu itinasıyla işleyerek, “Mahdumum Hüseyin Cemil, Tarih-i Tevellüdü 12 Teşrin-i Sani 1332.” diye yazar.
Kısa bir süre sonra Mahmut Niyazi Bey’in, Antakya Ziraat Bankası’na müdür olduğu haberi gelir. İki aile Reyhaniye’de geçirdikleri güzel günlerin ve mutlu olayların hatırasıyla kucaklaşarak ayrılırlar.4”
*
CEMİL MERİÇ’İN EVLİLİĞİ
“Cemil sonunda bir gün, evlenme niyetini yanakları kızararak Kerim Sadi ve eşi Semiha Hanım’a açmayı başarır. Onlar da birkaç isim üzerinde düşündükten sonra ona kibar bir lise öğretmeninden söz ederler: Fevziye Menteşoğlu. Yalnız, Fevziye Hanım 1905’te doğmuştur. Yani Cemil Meriç’ten on bir yaş büyüktür. “Hayatımı şeytanla birleştirecek kadar yalnızdım.” diyen Cemil bunu bir mahzur olarak görmez ve onunla tanışmak ister.
Fevziye Hanım kendisinden önce kimsenin keşfetmediği bu pınara anlayış ve cesaretle eğilen bir Zümrüd-ü Anka olur.
“Bir süre önce Kerim Sadi, evlenmek isteyen çok akıllı bir delikanlıdan söz etmiş, ardından ‘Seni de artık bir kümese kapamak gerek.’ diye şaka yapmıştı. Bu sözüne gülmüş, geçmiştim. O gün Caddebostan’da kışları ev kısmında oturduğumuz plajın bahçe kapısı çaldı. Bahçeye çıkıp tahta kapıyı açtım. Su saatine bakmak için iki memur gelmişti. Arkalarında gölge gibi duran gözlüklü biri daha vardı. Onu da memurlardan sanıp çekiliyordum ki, yüzüne bile bakmadığım o şahıs, arkamdan yürümeye başladı. Döndüm. Baktım, zayıf, uzunca boylu, temiz yüzlü bir insandı. ‘Beni Kerim Sadi Bey buraya yolladı.’ deyince anladım ve içeri buyur ettim. Ağabeyim ve yengemle tanıştırdım. Toydu, heyecanlıydı, kendini beğendirmek istiyordu. Cemil konuştukça açılıyor, açıldıkça güzelleşiyordu. O gün en çok alnını beğendim. Geniş, yüksek, içindeki nuru ifşa eden muhteşem bir alanı vardı.”
Birkaç gün sonra Semiha gelip “Cemil’i nasıl buldun?” diye sordu. “Fena değil.” deyince ellerini çırparak “Oldu bu iş!” dedi. Cemil birkaç kere daha plaja geldi gitti. Birkaç defa da beni Beyoğlu’ndaki bir pastaneye davet etti.
Pastanede sıcak çikolata içerdim. Meğer o, üç beş kitabını satar, parayı cebine koyar, benimle buluşmaya öyle gelirmiş. Nereden bilebilirdim?
Birkaç görüşmeden sonra bana evlenme teklif etti. Adeta kabul etmemi istemiyor gibiydi. “İçki içtim, fahişelerle düşüp kalktım, hapse girdim çıktım. Ne dersiniz? Benim gibi bir insanla evlenir misiniz?” diye sordu. Bir an düşündüm. Bu kadar açık sözlü biri kötü bir insan olamazdı. Gülerek yüzüne baktım ve kısacık bir cümleyle sorusuna cevap verdim: “Cesaretimi takdir edersiniz!”
Reşat Nuri Güntekin’in ve Muallim Cevdet’in en sevdiği öğrencisi olan Fevziye Haydar 1933’te İstanbul Darül Fünun’unu sınıf birincisi olarak tamamlar. Sivas Lisesi’nde, Bilecik Ortaokulu’nda ve Adana’da Tarih-Coğrafya öğretmen olarak on beş yıl çalışır.
Cemil Meriç ile Fevziye Menteşoğlu aile içinde yapılan sade bir törenle nişanlanırlar. Gözlüklü delikanlı bir bavul dolusu kitabıyla Tarlabaşı’ndaki pansiyonundan ayrılıp Fevziye Hanım ve ailesinin yaşamakta olduğu Caddebostan plajının dip odalarından birine taşınır. 19 Mart 1942’de Adalar İskelesi’nin karşısındaki Eski Kadıköy Şehremini binasında Hüseyin Cemil ile Halime Fevziye Hanım hayatlarını birleştirirler.
Kıyılan bu nikâh çevrede şaşkınlık yaratır. Fevziye Hanım meslek sahibi, malı mülkü olan bir hanımefendidir. Bu toy, henüz yüksekokul talebesi, üstelik “solcu” gençle nasıl mutlu olabilir?
Meriç’ler ilk evlerini Küçük Moda’da açarlar. Mütevazı eşyalarla döşenmiş küçük bir apartman dairesi. Cemil Meriç, Yabancı Diller Okulu’nu bu evde bitirir, Balzac tercümelerine bu evde devam eder. Ancak tercüme parasıyla evi geçindirmesi zordur. Zaten mecbur hizmeti vardır. Mezun olur olmaz bir lisede öğretmenliğe başlamak için Maarif Vekâleti’ne müracaat eder. Bu arada oğlunun İstanbullu bir lise öğretmeniyle evlendiğini ve okulunu bitirdiğini öğrenen babası Mahmut Niyazi Bey pek memnun olur ama gelinini tanıyamaz. Zira 1942 yılının Haziran ayında ani bir rahatsızlıkla vefat eder ve Reyhaniye’deki Çerkez Mahallesi Mezarlığı’na defnedilir.
1 Nisan 1945’te Cemil Meriç ilk defa baba olur. Sağlıklı bir oğlunun doğmuş olduğu haberine önce inanamaz. Acaba bu, 1 Nisan şakası mıdır? Fakat hayır, artık o bir babadır. Karı koca oğulları olursa, ona ne isim vereceklerini, zaten, çoktan karara bağlamışlardır: Mahmut Ali. Her ikisi de hacı, her ikisi de hâkimdir dedelerin. Cemil Bey’in babası Mahmut Niyazi Bey’den Mahmut’u, Fevziye Hanım’ın babası Ali Haydar Bey’den Ali’yi alırlar ve oğullarına “Mahmut Ali” adını verirler. Cemil Bey’i lisede en çok etkileyen hocalarından biri de Mahmut Ali Bey değil midir?
Oğlu Zeynep Kâmil Hastanesi’nde zor bir doğumla dünyaya gelir.
Aile, yoksulluk sınırının altındadır. Fevziye Hanım yeniden hamile kalır. Ağabeyi Reşit Bey ve eşit Süheylâ Hanım, Fevziye Hanım’ın sıhhat için endişe ederler. Cağaloğlu’nda Doktor Nadire Ruhselman, Fevziye Hanım’ı muayene eder. Annenin zayıflıktan aşağı düşen bağırsaklarını anne karnındaki bebek, büyüdükçe sırtıyla taşıyıp yukarı kaldıracaktır. Böylece, bebeğin büyüyüp gelişmesine karar verilir.
Doğum yaklaşınca Meriç’ler kayınbiraderin ısrarıyla Erenköy Kokarpınar Sokak’taki ahşap bir evin bahçe katına taşınırlar.
Sabri Esat Siyavuşgil Yabancı Diller Okulu’nun o parlak ve küstah öğrencisini unutmamıştır. Meriç’e haber gönderir. Yabancı Diller Okulu’na imtihanla okutman (lektör) alınacaktır. Yabancı Diller Okulu’ndaki sınava girmek üzere yola çıkar. Sonuç elbette başarıdır. Cemil Bey diğer adayları açık ara farkla geçer ve üniversiteye Fransızca okutmanı olarak kabul edilir.
İkinci bebek ise Cemil Bey’in üniversitedeki görevine başladığı ay, 1946 yılının 16 Aralık’ında Zeynep Kamil Hastanesi’nde karlı bir kış günü dünyaya gözlerini açar. Cemil Bey doğum evine yol parası yetmediği için, Erenköy’den yürüyerek ancak ikinci gün öğleden sonra gelir ve “Kızınıza ne isim koyalım?” diyen hemşireye hiç düşünmeden, “Göbek adı Zeynep, hem annemin adı hem de Zeynep Kâmil’de doğdu. Ama asıl adı Ümit olsun!” der. “Kız çocuk, bereketiyle gelir!” denir. Gerçekten de Cemil Bey, kızının doğumu ile aynı ay başlayan üniversitedeki görevini otuz yıl sürdürür ve 1974’te bu görevinden emekliye ayrılır.
Cemil Bey, Fevziye Hanım’la evlendikten sonra, önce eşini ardından çocuklarını, Hatay’daki ailesi ile tanıştırmak için iki kere Hatay’a gider. İlk sefer, 1943 yazındadır.
Meriç’ler Hatay’ı ikinci defa çocuklarla beraber 1948’de ziyâret ederler. Antakya üzerinden Reyhaniye’ye, oradan da Batı Ayrancı köyüne gelirler.
Cemil Bey’in iki ablasından büyüğü olan Zehra hassas, ince ruhlu, orta boylu bir hanımdır ve hiç evlenmemiştir. Cemil Bey’le birbirlerine -ve ikisi de babalarına- benzer. Yaş itibariyle aralarında yer alan Nadide Hanım ise akça pakça, uzunca boylu, elâ gözlüdür. Nadide Hanım’ın, Antakyalı olan ilk eşi Mehmet’in iki oğlu vardır: Necip ve Şükrü Yiğitbaşı. Batı Ayrancı köyünün ağası olan ikinci eşi Şemsettin Köklü’den (Şamo Ağa) ise dört kızı, bir oğlu olmuştur. Belkis, İsmet, Şenbahar, Güngör ve Şenay.”
***
DİPNOT:
4. Cemil Meriç’in dünyaya geldiği bu konak Osman Ağa’nın vefatından sonra oğlu Hüseyin Cemil Bahadırlı’ya (1892-1967) intikal eder. Şam Hukuk Fakültesi’ni bitiren Hüseyin Cemil Bey, Reyhaniye’de zarafeti ve şıklığı ile maruftur. Antakya’da savcılık, İskenderun’da hâkimlik, Hatay Devleti döneminde yüksek mahkeme başsavcılığı görevinde bulunur. Oğlu Rıfat Bahadırlı, Cemil Meriç’in çocukluk arkadaşıdır. Çiftçilik yaparak hayatını kazanır. Rıfat Bahadırlı’nın üç oğlundan biri olan diş hekimi Ahmet Bahadırlı ise (1995-2004 yılları arasında) iki dönem İstanbul Bakırköy İlçe Belediye Başkanlığı görevinde bulunur. Reyhanlı’daki konak zaman içinde Karaca Ailesi’ne satılır. Uzun yıllar sonra gecekondulaşan ve bakımsız bir hale gelen konak, 2013’te Hatay Valisi Celalettin Lekesiz Bey’in gayretleriyle satın alınır. Konak “Cemil Meriç Evi ve Kültür Merkezi” olarak restore ve tefriş edilerek ziyârete açılır.
KAYNAK: Ümit Meriç, Babam Cemil Meriç, İnsan Yayınları, Şubat 2018.


