
1. Basımı 1931 yılında Suhulet Kitabevi, elimdeki 96. Bası
mı ise Ötüken Neşriyat tarafından İstanbul’da 2023 yılında yapılan Peyami Safa’nın “Fa
tih-Harbiye” romanında fakir ve zengin/Müslüman ve gayrimüslim semtin hayat tarzı, Şark (Doğu) ve Garp (Batı) kültür ve medeniyetinin insanlardaki yansımaları işlenmektedir.
Darülelhan’ın alaturka kısmın
da ut eğitimi alan Neriman, mensup olmakla iftihar ettiği Doğu kültürünü çok seven babası Faiz Bey’le on beş yaşından beri Fatih semtinde otur
maktadır.Yine bu semtte tanıştığı, babasına çok benzeyen ve Darülelhan’da kemençe eğitimi alan Şinasi ile yedi yıldır nişanlıdır. Bütün mahalle, tahammül sınırlarını zorlayan bu nişanlılık ilişkisinin evlilikle bitmesini beklemektedir. Ancak Neriman’ın Darülelhan’da tanıştığı Macit, onun içinde yer etmiş Batılı bir hayat yaşama isteğini uyandırır. Neriman, Beyoğlu’nda, Harbiye’de yaşanan ışıltılı hayat tarzına imrenerek yaşadığı muhitten, evlerinden, babasından, Şinasi’den ve hatta Doğu’yu temsil ettiğini düşündüğü kendisinden bile nefret etmeye başlar. Tramvay yoluyla birbirine bağlanan ama birbiriyle bağdaşması mümkün olmayan iki semt, Fatih ve Harbiye, aynı coğrafyada yaşanan bir kültür ve zihin geriliminin cepheleridir. Türk edebiyatının en üretken kalemi Peyami Safa, Fatih-Harbiye romanında toplumumuzun yaşadığı asrileşme sancılarına eşyalar, şahıslar, kurumlar ve mekânlar üzerinden ayna tutmaktadır.
Yazar Peyami Safa’nın bu Fatih-Harbiye kitabından bir bölüm şöyle:“Neriman düşündü ve bir ânda şarklıların kedi leri ve garplıların köpekleri niçin bu kadar sevdiğini anladı. Hıristiyan evlerinde köpek ve Müslüman evlerinde kedi bolluğu şundandı: Şarklılar kediye, garplılar köpeğe benziyorlar! Kedi yer, içer, yatar, uyur, doğurur; hayatı hep minder üstünde ve rüya içinde geçer; gözleri bazı uyanıkken bile rüya içindeymiş gibidir; lapacı, tembel ve hayalperest mahluk, çalışmayı hiç sevmez. Köpek diri, çevik, atılgandır. İşe yarar, birçok işlere yarar. Uyurken bile uyanıktır. En küçük sesleri bile duyar, sıçrar, bağırır.
Şark ve garbı temsil eden bu iki remiz, Neriman’ın zihninde iki zıt âlemi o kadar müşahhas bir hâle getirdi ki epey zamandan beri kendi kendine halletmeye çalıştığı muammaların birçok anahtarlarını bulur gibi oluyordu; büyük bir kültürü olmayan Neriman, ancak bu basit remizlerin zıddiyetleri arasında mukayeseler yaparak, kendine göre bazı fikirlere daha sahip olmaya başlamıştı.
Hemen bu fikrini babasına söylemek istedi ve alacağı cevabı merak etti. Fakat babasıyla hiç buna benzer mevzularda konuşmamış, ona hiçbir mülâhazasını, fikrini açmamıştı. Zekâsının bakir ve mahrem bir tarafını göstermek isterken babasının karşısında soyunacakmış gibi utanıyordu. Fakat soracağı şey, epey zamandan beri, babasıyla kendisi arasında çıkan ve henüz hiç münakaşa edilmeyen, hayati meselelerle karıştığı için ehemmiyetli idi.
Epeyce tereddütten sonra, nihayet söyledi:- Bakın, dedi, Gülter de uyuyor, Sarman da.Faiz Bey başını kitaptan kaldırdı ve gözlüğünün üstünden kızına baktı. Bu sözün bir mukaddime olduğunu anlamayarak tekrar gözlerini kitaba indirirken, Neriman, söylemek istediği şeyleri unutmaktan korkarak, hem de neticeyi çabuk almak isteyerek, sinirli bir acele ile anlattı:
- Sadece onlar uyumuyorlar, bütün Fatih uykuda. Ne düşündüm bilir misiniz?Neriman, mütalaasını beyan etmek sırası gelince biraz kızardı ve Faiz Bey’in alakası arttı.
- Ne düşündüm bilir misiniz? Bütün bu semt, Müslümanlar...
Biraz düşünerek kelimeyi buldu:
- Bütün Şark kedilere benziyor...
Bu mülâhaza Faiz Bey’i güldürmüştü. Takdirle istihzadan hangisine maruz kaldığını anlamayan Neriman şaşırdı ve büsbütün kızararak cesaretle devam etti:
- Garp da köpeklere benziyor.
Durdu. Söylenecek fazla bir şey bulamıyordu. Hâlbuki pek çok şeyler düşünmüştü. İzah etmek lazım. Gene şaşırdı. Faiz Beyin bir suali bu izahı istedi:
- Ne gibi?
Faiz Bey gözlüğünün üstünden kızına hiç inhiraf etmeyen bir dikkatle bakıyordu. Ömründe ilk defadır ki Neriman’dan bir mütalaa dinliyordu.Neriman devam etti:- Şark da işte böyle miskin, uykucu, lapacı... Bakın şimdi her taraf uyuyor. Bir de şimdi Beyoğlu’na çıkın... Ortalık mahşer gibi... Herkes ayakta, uyanık...Faiz Bey hafif bir acılık ilave olan tebessümüyle başını salladı. Aylardan beri kızının zihnini işgal eden bu meseleyi seziyordu. İşte bu gece, keyfiyet apaşikâr meydana çıkıyordu. Hayret etmedi ve bu mevzuda kendisine söz söylemek fırsatı çıktığı için memnun oldu, aceleye lüzum görmedi ve kızının bütün fikirlerini anlamak için sordu:
- Garplılar niçin köpeğe benziyorlar?
- Çünkü onlar daima uyanık, uyurken bile uyanık... Çalışıyorlar, kazanıyorlar, iyi yaşıyorlar.
Faiz Bey bir daha güldü; latifeci şahsiyetini ihtiyar yüzünün vakarında gizleyerek sordu:
- Şimdi bu Sarman fena mı yaşıyor? Bak senin kucağında mışıl mışıl uyuyor.
Neriman da güldü:- Ama biz olmasak açlıktan geberir.
- Köpeklerin de sahipleri olmasa açlıktan ölmezler mi?
Kızını daha fazla üzmek istemeyen Faiz Bey ciddileşti ve müstehzi suallerinin cevabını beklemeyerek söyledi:- Güzel bulmuşsun, dedi, filhakika şarklılar kediler, garplılar da köpekleri bunun için severler; şarklı tembel, garplı da çalışkandır. Fakat gel seninle bu muammayı birlikte halledelim. Acaba her oturan adam tembel, her koşan adam çalışkan mıdır?
Neriman’a baktı ve cevap vermesini beklemeden devam etti:
- Kimi adam vardır ki sabahtan akşama kadar oturur ve düşünür. Onun bir hazine-i efkârı vardır, yani fikir cihetinden zengindir; kimi adam da vardır ki sabahtan akşama kadar ayak üstü çalışır, meselâ bir rençber, fakat yaptığı iş dört tuğlayı üst üste koymaktan ibarettir. Evvelki insan tembel görünür, velakin çalışkandır, diğer insan çalışkan görünür, velakin yaptığı iş sudandır. Zira birisi maneviyat ile zihin gayretiyle yapılan iştir; öbürü vücut ile bedenle yapılan iştir. Maneviyat daima daha âlidir, vücut sefildir. Yapılan işlerin farkı da bundandır.
Faiz Bey yine biraz durdu, kızına küçük bir itiraz müddeti bıraktıktan sonra cevap almayınca sordu:
- Zevahire niçin aldanıyorsun? Sadece gece gündüz, dazıra dazır koşmak mı çalışmaktır?
- Değil tabiî... Fakat biz oturduk da ne yaptık sanki?
- Pek çok şey.- Hiçbir şey yapmadık. Hep uyku... Lapacılık...
Faiz Bey, kızına, söyleyeceği sözlerin mesuliyetini hissettiren ağır ve sabırlı bir bakışla bakmıştı; Neriman devam edemedi. Faiz Bey:- “Bak,” dedi, “şu arkanda, konsolun üstünde duran saati Harunü Reşit zamanında bir şarklı icat etmiştir; şu elimdeki kitabı bir şarklı yazmıştır.”
- Ama hep o kara kaplı kitap... Başka yok mu? Yazmış da ne olmuş? Sizden başka onu kim okuyor?
- Senden başka bu kitabı pek çok insan okuyor.
- Aman... Hep tembeller, hayalperestler...
- Hayır... Frenkler de okuyor. Bu gibi eserlerin garpta bir tanesinin yüzlerce türü basılmış tercümeleri vardır. Avam da okur, havas da okur velakin sen okumazsın, mazursun da. Mekteplerinizde böyle şey kalmadı. Bir İngiliz kızına Sadi’yi sorsan bilir, sen Şarklı olduğun hâlde bilmezsin. Kabahat sende mi, Sadi’de mi?” (Peyami Safa, Fatih-Harbiye, Ötüken Neşriyat, 96. Basım, İstanbul 2023, s. 46, 47, 48, 49, 50)
remiz: İşaret, alamet, belirlilik.
müşahhas: Somut.
muamma: Anlaşılması güç olan şey.
zıddiyet: Karşıtlık, zıtlık.
mülâhaza: Bir konuyu ayrıntılarına varıncaya kadar inceleme, düşünce.
mukaddime: Giriş, sunuş, başlangıç.
mütalaa: Görüş, kanaat.
beyan: Söyleme, açıklama, bildirme.
istihza: Biriyle alay etme, eğlenme.
inhiraf: Doğru yoldan çıkma, azma, sapıtma, değişme, bozulma.
keyfiyet: Durum; hâl; vaziyet.
apaşikâr: Büsbütün belli, apaçık.
latifeci: Şakacı.
vakar: Ağırbaşlılık, onurluluk, ciddiyet.
filhakika: Gerçekten, hakikaten.
hazine-i efkâr: Fikir zenginliği.
cihet: Yön, taraf.
âli: Yüce, ulu.
zevahir: Bir şeyin dışarıdan görünüşü.
frenkler: Anglosakson, Germen ve Latin ırklarının herhangi birinden olan kimse.
avam: Halk.



