ORTAK KİTAP: KALBE DOKUNAN ZAMANLAR
BIST 100
12.299,74 0,41%
DOLAR
49,1450 0,10%
EURO
55,4017 0,15%
GRAM ALTIN
6.608,44 0,24%
BITCOIN
86.301,00 2,00%
FAİZ
39,83 0,00%
GÜMÜŞ GRAM
96,70 0,44%
GBP/TRY
64,9846 0,08%
EUR/USD
1,1266 0,20%
BRENT PETROL
101,36 -0,20%
ÇEYREK ALTIN
10.804,80 0,24%
Hatay Parçalı Bulutlu
Hatay hava durumu
24 °

ORTAK KİTAP: KALBE DOKUNAN ZAMANLAR

adil-cetin

Hatay’da yaşadığımız depremde çok büyük acılar yaşayan arkadaşımız Nuray Bulgurcu Beşerikli’nin derlediği ve yirmi dört yazarın yazılarının bulunduğu “Kalbe Dokunan Zamanlar Şifa Veren Satırlar” adlı kitap Konya’da Kiba Yayımcılık’tan Nisan 2026’da çıkmış olup 96 sayfadır.
Kitabı, depremden sonra benim gibi Eskişehir’de yaşamaya başlayan Dr. Muhsin Boz bir buluşmamızda imzalayarak hediye etti. Kitapta Dr. Muhsin Boz’un da bir yazısı yer alıyor.
Kitabın Sunuş yazısı da Nuray Bulgurcu Beşerikli tarafından yazılmış.
Kitapta yazısına yer verilen yazarlar şunlardır: Acibe Sıkar, Alihan Demir, Asya Akkaya, Aydan Yalçın, Aysun Aksoy, Büşra Saman Beşerikli, Ebru Güneyan, Faik Güçlü, Fevzi Yavuz, Hatice Güçlü, Mehmet Yetek, Muhsin Boz, Mutia Şahutoğlu, Necla Daloğlu, Nilgün Yener, Nuray Bulgurcu Beşerikli, Nuray Öngeç, Özlem Okutur, Sedat Cereci, S. Berrin Güneş Kolaşin, Selma Sayar, Şenay Demirtaş, Tuba Mert, Yonca Yaşar.
Kitabın tasarımı 2019 yılında yapmış olduğumuz “Yürekler Dile Geldi” adlı kitaba benziyor. Önce yazarın kısa bir özgeçmişi verilmiş sonra da yazısı yer almıştır.

Kitapta asrın felaketi olan deprem konusu da işleniyor. Bir şehrin yıkılışında yaşanmış dramlar da konu ediliyor. Bir yazıda depremde enkazın altında kalan bir annenin zor şartlarda, daracık bir alanda bebeğini emzirmesi ve sonunda annenin bebeğe can verişi, annenin ise enkaza teslim oluşu anlatılıyor. Daha önce yazdığım bir yazıda yaşanan depremle ilgili ne şiirler, ne hikâyeler, ne romanlar, ne araştırmalar çıkacak diye yazmıştım. Depremin edebiyata yansımalarını görüyoruz. Bu kitap da onlardan biri.
Kitabı okurken altını çizdiğim bazı satırları paylaşmak istiyorum.
Kitabı derleyen Nuray Bulgurcu Beşerikli, Sunuş yazısında kitapla ilgili olarak şunu yazıyor:
“Öykü, deneme, anı dizini olarak oluşturduğumuz bu edebiyat projesi; “Şifa Veren Satırlar” adıyla ortak bir kitaptır. Her satırı ayrı bir emeğin ve birikimin yansıması olan ve pek kıymetli yazarlarımızla oluşturduğumuz derlemeyi anlamlı kılan; “Kırılma anlarını, durup nefes aldığımız zamanları, ayağa kalkmayı, cesareti ve umudu dürüstçe bir araya getirmek” amacına yaslanmasıdır. Büyük iddialardan çok samimi cümlelerin, yüksek seslerden çok içtenlikli susuşların ve değişimin getirdiği farkındalığın peşinde olup umudun dönüştürücü etkisini satır aralarında bizzat deneyimlemenin gücüne tanıklık ediyor. Hikmetten süzülen, kalbe sessizce dokunan, dayatmayan ama irşad eden bir dille... Mevlâna’nın yaptığı gibi; “Söylemem, hatırlatırım.” Misâli...
“Şifa Veren Satırlar”, ruhun kendine dönüş yolculuğuna eşlik etmek için yazılırken, şifa olgusunun; “düzeltmekten önce anlamayı, yargılamadan önce şefkati, susmaktan önce duymayı ister.” gerçeğine dikkat çeker. Psikoloji bize zihnin yollarını anlatır; maneviyat ise kalbin yönünü... Bu satırlar, ikisinin kesiştiği yerde şifa niyetine durur. Buradaki her yazar, sözü çoğaltmak için değil, fazlalığı eksiltmek için yazmıştır.” diyor.
*
Acibe Sıkar’ın, “Islak Roman” başlıklı yazısından bazı satırlar:
“Çünkü susmak, yalnızca sessiz kalmak değil, insanın kendi içinde çürümeye terk edilmesine neden olan en ağır yalnızlıktı.
Yazmak, insanın içinde sıkışmış duyguları dışarı aktarma biçimidir. Şifa veren sözcükler, sızlayan yeri fark etmek içindir. Büyük sözler kurmadan, küçük cümlelerle ayakta kalabilmektir. Umut bazen bir sayfanın köşesinde bekler, bazen yıkıntıların arasından kurtarılmış bir satırda, bazen de suskunluğu aşmış bir dağın hafızasında. Ve şifa, bazen tek bir cümleyle başlar.” (Nuray Bulgurcu Beşerikli, Kalbe Dokunan Zamanlar, Kiba Yayımcılık, 1. Baskı: Nisan 2026, Konya, s. 7, 10)
*
Muhsin Boz’un “Kalp Ağacı” başlıklı yazısından bazı satırlar:
“Anne bu sırada suda, aşağı yukarı bir buçuk metre uzunluğunda kuru bir ağaç dalı gördü. Sekiz-ona yakın küçük dal, küçük dalların da sekiz-ona yakın dalcığı vardı. Bir hazine bulmuşçasına dala saldırdı, sudan aldı. Su damlaları pat pat damladı ayak uçlarına. Annenin gözlerindeki ışıltı kızların dikkatinden kaçmadı. Sormadan, sorgulamadan sevindiler bu duruma ama nedendi acaba?
Eve dönüldüğünde anladılar ışıltının sebebini. Anne, eve varır varmaz yatak odasına dalmış, elbise dolabından 45-50’ye yakın üç boyutlu, kumaştan kalpleri almış, ağaç dalının dalcıklarına, budaklarına asmıştı bile. Rengârenk bir kalp ağacı!
Küçük kız merakla sordu: “Ne zaman yaptın bu kadar kalbi, anne? Hem içlerini neyle doldurdun?”
“Babanın memleketinde, sizin de okulda olduğunuz şu yirmi günde. Eskimiş kumaşları atmıyorum. İçlerini elyaf doldurup kalp şekline çeviriyorum. Halkalar ekleyip astım şu dala. Kötü mü olmuş?”
“Ah, anne!” deyip sarıldı büyük kız annesine. Ardından küçük kız. Sevinç yumağı!
Kendine ilk gelen büyük kız oldu. “Peki, ne demek istiyorsun bu ağaçla?”
“İnsanları birbirinden ayıran pek çok özellik var. Irk derler: siyah, beyaz, kızıl, sarı... Din derler: Hıristiyan, Müslüman, Yahudi, Zerdüşt, Budist... Her dinin birkaç mezhebi, tarikatları... Dil derler: Fransızca, Türkçe, İngilizce, Almanca, İspanyolca, Arapça... İnsanları birbirinden ayırmak, sonra sorunlar çıkarıp savaşları sürgit yapmak için onlarca, yüzlerce özellik. Tüm insanların tek bir ağacın meyveleri olduklarını anlatmak istedim. Kardeşler arasında ufak tefek farklılıkları kalplerin değişik renkleriyle anlattım, resmini çizdim, fotoğrafını çektim.”” (s. 55, 56)
*
Mutia Şahutoğlu’nun “Kendi Kaderini Kendin Çiz” başlıklı yazısından bir cümle:
“Aykırıysanız çoğulun karşısında yalnızsınız.” (s. 58)
*
Depremde kızını, torununu ve yakınlarını kaybetmiş olan Nuray Bulgurcu Beşerikli’nin “Her An Yeni Bir Yaratılış” başlıklı yazısından bazı satırlar:
“Değişen de insan, değiştiren de... Son yıllarda ölümle arama mesafe koyamadım. Bilerek değil; hayat zorla yaklaştırdı. Sevdiklerim bir gün vardı, ertesi gün yoktu. Ne yarın kaldı ne de “bir ara yaparız.” Zamanı biriktiremezsin. “Sonra yaşarım” diye bir şey yok. Ve hayat kimseyi beklemiyor.
Bunca ölüm, bunca ayrılık ve peş peşe gelen felaketlerden sonra şunu fark ettim: Ölümden korkmuyoruz aslında. Yaşamamaktan ya da yaşamamış olmaktan korkuyoruz. Bir de silinmekten... İnsan sandığından kolay siliniyor. Ve bir zamandan sonra daha az şeye sahip olmayı, daha çok şeye tanık olmayı önemsiyor insan.” (s. 68)
*
Şenay Demirtaş’ın “Sevgili Sen” başlıklı yazısından bazı satırlar:
“Biliyor musun, o adamı hiç istemedim, hiç! Kaç kez anlattım istemediğimi... “İstemiyorum” dediğimde babam bana bıçak çekmişti. “Ben bir söz verdim, ismimizi yere düşürme” diye nasıl zorbalamıştı... Allah aşkına, yüzünü bile görmediğim birini nasıl isteyebilirim?
Durumu iyiymiş, arabası varmış, Arabistan’da çalışıyormuş... Bunların benim için hiçbir önemi yoktu ki! On beş yaşındaydım. O zamanlar sokakta oyun oynardık. Çocuktum... Sonra ne oldu? Bıçak çekerek üzerime yürüyen, beni zorla bu evliliğe razı eden babam; yıllar sonra “Çocuklarını bırak gel, bu adamdan ayrıl” diye az mı eziyet ettiler... Ahh... Bugüne kadar çok zorluklar yaşadım ama hepsinin üstesinden geldim. Kaderimiz benziyor mu seninle? Biz çocuk gelinlerdik; çocuklarımızla beraber büyüdük...” (s. 87)
*
Tuba Mert’in “Dışarıda Değil İçeride” başlıklı yazısında umut hakkında yazdıklarından:
“Umutlu insanların ortak özelliği, şükredecek çok şey bulmalarıdır. Her şeyi elde edemeyeceklerini bilirler. Sahip olduklarının anlamını içselleştirebilirler. Ulaşmak için seçtikleri hedefler başkalarına zarar vermez. Kendilerinin daha iyi versiyonlarını yaratmak için çabalarlar. Sonuç ne olursa olsun sakin, dingin, mutludurlar. En tehlikeli olan ise insana bağlanan umuttur; çoğu zaman hüsranla sonuçlanır. Çünkü insan, kendi içinde tutarsızlıklar taşıyan bir varlıktır. Bugün söylediğini yarın unutabilir ya da bugün yaptığını yarın inkâr edebilir. Değişen koşullar kadar değişen duygular da insanın doğasına dâhildir. Bu yüzden insanı sabit bir dayanak noktası olarak görmek, umut için kırılgan bir zemin oluşturur. İnsanlar umudu bazen istemsiz şekilde bir başkasının iradesine emanet eder. Emanet ettiği kişinin değişmesini, anlamasını, kalmasını ya da vazgeçmemesini bekler. Oysa umut başkasının insafına kaldığında ya da özgürlüğü ile sınandığında gücünü yitirir. Çünkü bizler başkasının iradesi üzerinde mutlak hâkimiyete sahip değiliz.
Bir başka açıdan bakıldığında da insana bağlanan umut, beklentiye dönüşür. Beklenti karşılanmadığında nur topu gibi bir hayal kırıklığı üretir. Umut ile beklenti arasındaki bu ince fark gözden kaçtığında, umut masumiyetini yitirir; hesap soran bir talebe dönüşür. Bu noktada hem umut eden hem umut edilen bu yükün altında ezilir.
Belki de bu nedenle umut insana değil; değerlere, ilkelere, anlamlı hedeflere ya da insanın kendi sorumluluğuna, çabasına, azmine bağlanmalıdır. Böyle bir umut, hayal kırıklığı üretse de insanı yıkmaz. Çünkü kaynağı dışarıda değil, içeridedir.” (s. 91, 92)

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?