Kırıkhan Olay Gazetesi

Yayladağı’nın En Yüksek Köyü

Yayladağı’nın En Yüksek Köyü
ZEKERİYE OKCU
ZEKERİYE OKCU( zekeriyeokcu@kirikhanolay.com.tr )
Öğretmen,şair,yazar,
16 Haziran 2020 - 17:11

Antakya-Yayladağı yolu üzerinde, Yayladağı sınırının başladığı yerde sağ kolunuzun üzerindeki ilk levhada görürsünüz Sungur ismini. İlk etapta iki yüz metrelik rampa karşılar sizi. Karşılaştığınız bu manzara gözünüzü korkutmasın sakın. Az ötedeki taş ocaklarının homurtulu sesine kulak kabartacaksınız birazdan. Biraz daha ilerlediğinizde, sınırdaki 1730 metre rakımlı Kel Dağ’ın karşınızda heybetle dikildiğini göreceksiniz. Çoğu zaman eksik olmayan bembeyaz karların, dişlerinizi kütletecek derecede üşüttüğüne şahit olacaksınız. Heybetli bulutların Kel Dağ’a doğru tırmanışını seyretmeye doyamayacaksınız.

 

Sungur, Habibineccar Dağlarının Kel Dağ’a doğru uzantısı olan, Şenköy Beldesindeki meşhur Ziyaret Dağının güneydoğu eteklerinde, bin metrenin üzerinde kartal yuvasını andıracak şekilde kurulan Yayladağı’nın en yüksekte yer alan köyü; tertemiz ve buz gibi havasıyla bir yayla yerleşmesidir. Sürütme, Alemi ve Şırmacık köyleri komşusudur. Az aşağısında Şakşak köyü yer alır. Akdeniz ikliminin karasallaşmaya yüz tuttuğu bu köyde, maki bitki topluluğunun hemen her çeşidine rastlamak mümkündür. Meşe ve çalılıkların ve halkın önemli geçim kaynağı durumundaki defne ağaçlarının köy ve çevresini süslediklerini görürsünüz. Bu yöreye has yetişen kekik çeşidinin keskin kokusunu içinize çekerek rahat bir nefes alabilirsiniz. Bu şifa dolu kekiği salatalarınıza ya da katıklarınıza çeşni yapabilirsiniz.

 

Halkın geçimini karşıladığı uğraş alanları olarak engebeli arazilerin eteklerindeki parçalı, dalgalı, kimi yerlerde taraçalar halindeki küçük tarlaları söyleyebiliriz. Terra-rossa adını verdiğimiz kırmızı topraklar üzerinde, başta karakılçık buğday olmak üzere nohut, deştiye (susuz) domates, kavun ve karpuz yetiştirilir. Bağ ve bahçelerde kültür bitkileri olarak çok lezzetli kırmızı erik, kara hurma, ceviz ve incir gibi ürünleri sayabiliriz. Tarımın sınırlı olduğu bu dağ eteği köyünde hayvancılık önceden beri önemli meşguliyet ve geçim kaynağıdır. Yakın tarihe kadar köyde sürüler halinde davarcılık yapıldığı bilinmektedir. Hekimlerin tavsiye ettiği, en doğal haliyle yapılmış çok lezzetli keçi peyniri, tereyağı ve tuzlu yoğurtları meşhurdur. Çevre yerlerden gelen talep üzerine yaz döneminde aylarca peynir ve tuzlu yoğurt yapılır; burcu burcu kokusu köyün sokaklarına yayılır.

 

Buz gibi havası olan köyün önemli bir problemi var: içme suyu sıkıntısı. Sondajla elde edilen su, şebekeyle köye dağıtılmış durumda ancak, içme suyu olarak kullanılamamaktadır. Köy odasının altındaki tarihi pınarın suyu ise içme suyu olarak yetmemekte, evlere taşınması güçlük arzetmektedir.

 

Köy, imkânları kısıtlı olduğu için haylice göç vermiş. Kimileri Demir-Çelik fabrikasına veya diğer yerlere çalışmaya gitmiş, kimileri hocalık yapmaya, kimileri okullarda okuyarak hayatını kazanmaya başkoymuş. Bu küçük köyün bağrından binlerce öğrenci yetiştiren hocalar, öğretmenler, şairler, doktorlar, iktisatçılar ve komiserler çıkmış. Yayladağı yolunun yapılması ile önemi artan köye yeniden evler yapılmasıyla köye göç başlamış. Yaz aylarında memurlar ve emekliler köye ayrı bir renk katar hale gelmiş. Yaz mevsiminde Sungur daha canlı, daha heyecanlı hale geliyor. Bir yandan ekinler biçiliyor, şelekler çekiliyor, harmanlar dövülüyor, bulgurlar kaynatılıyor, bir yandan da en doğal şekli ile tuzlu yoğurtlar ve peynirler yapılıyor. Güz mevsiminde ise, har bitkisinin hasat telaşı sarıyor herkesi. Har zeytinleri toplanıyor, eziliyor, kaynatılıyor; yağ haline getiriliyor. Çok kıymetli ve şifalı olan har yağı yüksek fiyata müşteri buluyor. Ayaklarına kadar gelen tüccarlara satışa arz ediliyor. Bu yağlarla şampuanlara gerek bırakmayacak özellikte sabunlar yapılıyor.

 

Köyün sokakları kil taşları ile baştanbaşa döşenmiş halde tertemiz, pırıl pırıl. Pınarın üzerindeki köy odası düğün yapanlara ve mevlit okutanlara hizmet veriyor. Burada yanık sesli hocaların okuduğu

 

Kur’an, ilahi ve mevlitten sonra teke eti ile yapılmış, tereyağlı, karakılçıklı bulgur pilavı ile bol etli kuru fasulye ekmeksiz olarak ikram ediliyor. Dostlar, ahbaplar ve birbirinden uzak kalanlar halleşiyor, dertleşiyor. Takdire şayan bir manzara yaşanıyor. Köy gençleri geleneksel olarak yapılan aba güreşlerine çok ilgi gösteriyorlar. Çevre köylerdeki güreş, düğün, cenaze ve mevlit törenlerini kaçırmıyorlar. Yaşlılar bayram namazlarından sonra her evden gelen yemeği, harman yeri denilen yerde birlikte yiyerek bayramlaşma yaptıklarını anlatıyorlar. Geleneklerine ve inançlarına bu denli sahip çıkan bu samimi  insanları cidden tebrik etmek gerekir. Çocuklar beşinci sınıfa kadar köy okulunda eğitimlerini görüyor, ibadetlerini yapmak isteyenler mütevazı camilerinde hakkın huzuruna koşuyor.

 

Tarihi eskilere dayanan köy çevresinde Bizans dönemine ait kalıntılara rastlanır. Antakya’nın Şahsına köyü ile Sungur arasında Havyacık denen yerde mozaik parçaları, mağaralar, sarnıçlar, kuyular ve diğer bazı kalıntılar bulunmaktadır. Köyün üstündeki Mağaralığın’da bir mağara ve bir de sarnıç yer alır. Ayrıca Sürütme yolu üzerindeki tepecikte Assar denilen bir mağara mevcuttur. Mağara içindeki meme şeklindeki yerden su damlamaktadır. Sütü olmayan annelerin mağaradaki sudan içtiklerinde göğüslerinde süt toplandığı anlatılır. Osmanlı’nın I.Dünya Savaşı’na girmesi ile köyden Yemen cephesine savaşmaya gidenler olur. Onlardan biri de, köyün ileri gelenlerinden Osman Sert Ağa’nın ‘Gül yüzlü Muhammed’i Mehmet dededir. Yedi yıl Yemen’de savaşıp İngilizlere esir düşen Mehmet dedenin hikayesi şöyledir: İngilizler tel örgü içerisine esir aldıkları OsmanlI askerlerini aç, susuz bırakırlar. Bayat ekmekleri, esirlere hayvanların önüne attıkları gibi atarlar. Onları her türlü hakarete maruz bırakırlar. Mehmet dede bir yolunu bularak esir kampından kaçar; Mısır’a gelir. Türkiye’ye gelen bir gemi ile memlekete ulaşır. Babası Osman Ağa, oğlunun Antakya’da olduğunu, oradan da köye geleceği haberini alır. Köylülerle birlikte atlarına binerek uzun süre görmediği ve vatan için feda ettiği evladını, köyün az ilerisindeki Kuyubaşı denen yerde karşılamaya gider. Yanlarından geçen esmer, zayıf ve bitkin haldeki şahsa selam verip uzaklaşırlar. Yakın akrabası olan birisi yanlarından geçenin karşılamaya gittikleri savaş gazisi olduğunu söyler. Osman Ağa “Gül Yüzlü Muhammed’im bu kişi olamaz” diyerek kendi öz oğlunu bir türlü tanıyamaz. Yedi yıldır görmediği oğlunu bağrına basar, gözlerinden ve alnından öper. Bir savaş gazisinin babası olmaktan mutluluk duyar.

 

1989’da 123 yaşında vefat eden kayınpederimin anneannesi Ganime Nene’yi burada rahmetle anmak istiyorum. Uzun ömrü boyunca o hep sefaletleri, açlıkları, kıtlıkları yaşadığını anlatırdı.

 

Hanesinde erkek kalmadığı için bir erkeğin yapacağı işleri kendisinin yaptığını söylerdi. Dili çok tatlıydı. Hafızası yerindeydi. Ezbere Kur’an ve dua okurdu. Nur içinde yatsın.

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.

Secured By miniOrange